Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Her Hayır da bir Hayır Vardır

Hayır diyememe özürlü isen bu yazıyı iyi oku :))
Geçenlerde sınıf rehber öğretmeni sıfatıyla çocuklara "hayır" diyebilmeyi öğreten bir etkinlik yaptırdım. Etkinliği yaparken fark ettim ki ben de aynı dertten muzdaripmişim de bilmiyormuşum. İnsanlara hayır diyememek çoğu zaman çok yıpratıcı olabiliyor. Ben de kalkıp gittim ve okul rehber öğretmeninin kapısını çaldım. Durum böyleyken böyle dedim. Ortam bir anda farklı bir atmosfere büründü. Az kaldı çocukluğuma iniyorduk ki "terapi havasından çıkıp muhabbet moduna mı girsek dedim?"..
Zira bu durumun bu kadar geren bir durum olacağını tahmin etmemiştim. Gerçi sonrasında kendini daha fazla sorguluyor ve çözüm yolları aramaya başlıyorsun ve rahatlıyorsun. Bir nevi iç sesinin volume'nü yükseltmek gibi bir şey bu. 

Bu hafta boyunca izlediğim filmlerde okuduğum kitaplarda kendimi görür oldum. Kendi kendimi tedavi sürecine girdim. Önce masumane ama yapmak istemediğim bir durum için gelen teklife "bugün bunu yapmasak o…

Özlem

Bu hafta ziyadesiyle özlem mesajı aldım.
Hayatta, "özledim, cümlesini kurmaz" dediğim kardeşimden bile böyle bir mesaj almak beni oldukça duygusala bağladı. Özlenmek buruk bir mutluluk yaşatıyormuş insana.. Yani şöyle ağzı buruşturan meyve tadı gibi, anlatabiliyor muyum :))

Özledim mesajları üstüste gelince, "ne oluyoruz dedim" önce. "Dünya özlenme günü icad ettiler de benim mi haberim yok". Sonra tevafuk deyip hikmet-i ilahiye topu attım, rahatladım. İnsan böyle güzel mesajlar alınca buna ne kadar ihtiyaç duyduğunu fark ediyor. Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisinde sevilme duygusunu çok yükseklere yerleştirse de bence sevgi, ekmekten sudan bile daha önemli. Sevgisiz bir hayatta bir tek kuş sütü eksik olsa ne olur?!!! Bize hep sevme dediler. Seviyorsan da çaktırma. Seviyorum demek ayıp sayıldı. Her beş Türk evladından dördü platonik takıldı. Muhabbetimizi belli etmemeyi marifet saydık yıllarca.. İşte sevgimizi böyle harcadık, hunharca..

Yapmayalım arkadaşlar, sev…

Sarayın Kutsalları

Tatil dönüşü uçakta Talha Uğurluel'e rastladım. Kendilerini TGRT zamanlarında Osman Ünlü'nün programındaki köşesinden beri takip ederim. Anlatımı ve tarihçi kişiliğinden çok etkilenirim. Çoğu kez "eğer böyle bir tarih hocam olacağını bilseydim tarih bölümünü okurdum" demişliğim vardır. Tarihe ilgim oldum olası yüksek dozdadır amma ve lakin bir de böyle sade yalın ve sürükleyici tarzda bir tarih öğretimi ben de doz aşımı isteği uyandırmakta..

Evet Talha Uğurluel'in sıkı takipçisiyim. Bu takibim Twitter, Instagram ve yer aldığı televizyon programlarıyla sınırlıydı. Ta ki, kendileriyle karşılaştığım gün "neden elimde onun kitaplarından biri yok ki" diye içten içe hayıflananana kadar. Öyle boş kağıda imza da istenmez ki adam "popçu" değil sonuçta. Ferman verdim;  "tez vakitte bir Talha Uğurluel kitabı alına ve okuna!!!"

Önceki yazılarımda bahsetmiştim, okulda öğretmenler arasında bir kitap okuma etkinliği başlattık. Bu etkinlikte dördüncü…

Bir Müze Ne Kadar Eğlenceli Olabilir?

Uzun zamandır yazmıyorum..
Yazıyorum da başka mecralarda..
Yeni dönem hızlı başladı hızlı geçiyor..
İki hafta oldu hala kendime gelemedim.
Bugün nihayet sabah kargalar kahvaltı yapmadan uyanmayacağım diye düşünüyordum ki, çocukları "arkeoloji müzesine" götürme eylemi ile görevlendirildim.
Din Kültürü öğretmeni ve arkeoloji müzesi ne kadar doğru bir tercih az sonra göreceğiz :))
Müzede gördüğüm kral heykellerine "hocam bunlar put mu?" diye soran öğrenciye ne cevap vermeliydim sizce? 

Peki müstehcen Yunan heykellerini görünce "hocam bu eski Türkler de çok terbiyesizmiş" diyen öğrenciye gülmemeli miydim acaba :))

Mısırlı Mumya'nın başında öylece dikilmek yerine bir Fatiha mı okusaydık ne dersiniz?

Lahitlerin önünde ahirete iman dersi vermekle fazla abarttım galiba :))


Dedim size bir din kültürü öğretmenini arkeoloji müzesine gönderirseniz olacağı bu..
Yalnız benim favori eserim çivi yazısıyla yazılmış,"ilk aşk şiiriydi"..
Romantik adamların nesli tükendi d…

Hayatta Olmaz

İstanbul "Gel" diyor
Erzurum "Hayatta Olmaz"..


Sabah 9.15 uçağı ile gel çağrısına icabet etmeyi planlarken akşam 9.15 de nihayet İstanbul'a ayak bastım. Sanki başka bir şehire değil de başka bir ülkeye gelmiş gibiyim. Orada kar boran burada yemyeşil orman.. Önce pist buzlandı sonra uçağın motoru dondu. 4 saat kadar uçkta bekledikten sonra tekrar terminale döndük. Ardından yeniden uçağa bindik fakat bir türlü uçak kalkamadı. Hosteslerin "Tekrar hoşgeldiniz"  anonsunu kaç kere yaptıklarını sayamadım bile. "Anlayışınızdan dolayı teşekkür ederiz" cümlesi de ondan altta kalır değildi. Anlayış mı mecburiyet mi bilemedim. Saat üç gibi havalandık. Bir saat sonra da İstanbuldaydık. Ama çilem henüz bitmemişti. Sabiha'dan Taksim'e iki saat sonra ulaştık oradan eve gelmem de bir saatimi aldı. Sabah 7.30 da yaptığım kahvaltı ile uçakta verilen Dankek'i saymazsak ölüm orucunda gibiydim. Acun'a sesleniyorum Dominik'e gitmene gerek yok ası…

Arkadaşlık Günü

Facebook bugünü arkadaşlık günü ilan etmiş. Zira bugün facebook'un kuruluş günü yani doğum günüymüş. Site amacı doğrultusunda doğum gününü arkadaşlık gününe çevirmiş. Herkes istediği günü istediği şeye çevirebilme hakkına sahip mi bilemiyorum. Ama denemek lazım tabi. Sonuçta Nasrettin Hoca da göle maya çalmıştı "Ya Tutarsa" diye. Kim bilir belki bu da tutar.

Facebook yetkililerini bu ince düşüncelerinden dolayı tebrik ederim fakat ne yazık ki "yalnızlığımı yüzüme vurmayan bir siz kalmıştınız" demekten de kendimi alamıyorum. Arkadaş, adamlar bana arkadaşlık videosu yapacak kadar materyal bulamadıklarını söylüyorlar. Olacak iş midir?
Peki arkadaşlık listemdeki iki yüz kişi benim neyim oluyor bu durumda? Madem arkadaşım değiller neden oradalar? Sırf face'den gördükleri için kutlamasınlar diye doğum günümü gizli tuttuğumdan mı? Sırf arkadaşlarımın mahremiyetlerine dikkat edip profilimde onların fotoğraflarını paylaşmadığımdan mı? Neden söyler misin? Neden benim …